Hahaha, evet, o yüz karaları biziz. Biz derken isim de vereyim: Ece, Büşra ve ben.
Türkiye'nin farklı yerlerinden gelip Hamburg'da buluşmuş üç arkadaşız. Birçok ortak noktamız var. yoksa zaten "arkadaş" olamazdık. Ama en trajikomiği ise erasmustayken gayet de single hayatı yaşamamız.
Şimdi kalkıp kimse: "Eee, ne var bunda?" demesin. Erasmus diye tabir ettiğimiz değişim programında gerçekten ama gerçekten çirkin diye hitap ettiğimiz tiplerin bile hayatlarına bir heyecan katması demektir. Bizim hayatımızdaki tek heyecan bol bol gezmemiz oluyor galiba.
Tamam, mutluyuz -hem de çok mutluyuz-, eğleniyoruz, keyfimiz yerinde; ama insan Paris'e, hatta Roma'ya bile arkadaşları ile giderse -evet işte o biraz (!)- koyuyor. :D
Pek bir hanım hanımcığız biz burada -maşallah:D-
Hayır, kültürlü, hoş (kendimden bahsetmiyorum, sevinebilirsiniz:D), bilgili insanlarız sonuçta. KOKMUYORUZ da:D
Bunun tek bir açıklaması olabilir. Birileri bize fena beddua etti...
Bu yazımı Büşra ve Ece için yazıyorum. Bakıp bakıp gülelim diye:D
PS: Salak salak yorumlardan kaçınalım lütfen =)
10 Haziran 2012 Pazar
6 Haziran 2012 Çarşamba
Pek bir kararsız gördüm kendimi, galiba ikizler burcuyum
Burçlardan hiç anlamam, hatta doğum tarihini söyleyince burcunu söyleyen insanlar uzaylı gibi gelmişlerdir bana hep - o derece.
Ama ben gerçek bir ikizlerim -galiba. Sürekli fikirlerim değişiyor, bir dakikam bir dakikama uymuyor.
Mesela şu an deli gibi saçlarımı kestirmek istiyorum, YİNE. Bunu babam ve anneme desem herhalde artık kalp krizi geçirirler. Zira 2-3 senedir saçlarımın uzamasını bekliyorlar. Hatta annem geçen gün: "Kızım mezun olacaksın bari kepini güzel güzel uzun saçla atsan" dedi. Ama olmuyor, bende bir kısa saç aşkı var ki sormayın gitsin.
Yine de karar veremiyorum, kısa saç mı daha iyi yoksa uzun saç mı. Biliyorum %80iniz uzun diyecek, bakın gece gece yine aklım karıştı.
Kestirsem mi acaba yine?
Ha burçlar ne alaka mı? Bilmem, aklıma geldi işte...
Ama ben gerçek bir ikizlerim -galiba. Sürekli fikirlerim değişiyor, bir dakikam bir dakikama uymuyor.
Mesela şu an deli gibi saçlarımı kestirmek istiyorum, YİNE. Bunu babam ve anneme desem herhalde artık kalp krizi geçirirler. Zira 2-3 senedir saçlarımın uzamasını bekliyorlar. Hatta annem geçen gün: "Kızım mezun olacaksın bari kepini güzel güzel uzun saçla atsan" dedi. Ama olmuyor, bende bir kısa saç aşkı var ki sormayın gitsin.
Yine de karar veremiyorum, kısa saç mı daha iyi yoksa uzun saç mı. Biliyorum %80iniz uzun diyecek, bakın gece gece yine aklım karıştı.
Kestirsem mi acaba yine?
Ha burçlar ne alaka mı? Bilmem, aklıma geldi işte...
15 Mayıs 2012 Salı
Sorma "arkadaşım" sorma
Beni tanıyanlar bilir fazla kararsız bir insanımdır. Bazen saatler hatta günler sürer karar vermem için, o arada da istediğim şey elimden gidebilir. Mesela güzel bir elbise, konser bileti vs. (Alper bunu RHCP ile çok iyi deneyimlemiştir -özür dilerim tekrardan =( )
Neyse ben kendimden değil genel bir konudan bahsedeğim bu sefer -inanamadınız di mi?
Demin bir tweet okudum ve o okuduğum bütün kızların demek istediği ancak nedense dile getiremediği şeyden bahsediyor: "#kizlardanerkekleretavsiyeler nereye gidelim veya ne yapalim diye sormayin;elimizden tutup götürün."
Ne de doğru demiş. Yahu bir adamla buluşuyorsunuz, kalkıp size nereye gidelim diye soruyor. Kadına sorulmaz bu soru, şayet karşısındaki kadın benim gibi biriyse yandı bir kere; yüz saat karar veremez artık.
Hayır, zaten planı yapması gereken de erkektir, kadın prensesler gibi el üstünde tutulmalıdır. (!)
Neyse, bu konuyu uzatmaya gerek yok. Sonra aman allah korusun anafikri unutuverirsiniz =)
Neyse ben kendimden değil genel bir konudan bahsedeğim bu sefer -inanamadınız di mi?
Demin bir tweet okudum ve o okuduğum bütün kızların demek istediği ancak nedense dile getiremediği şeyden bahsediyor: "
Ne de doğru demiş. Yahu bir adamla buluşuyorsunuz, kalkıp size nereye gidelim diye soruyor. Kadına sorulmaz bu soru, şayet karşısındaki kadın benim gibi biriyse yandı bir kere; yüz saat karar veremez artık.
Hayır, zaten planı yapması gereken de erkektir, kadın prensesler gibi el üstünde tutulmalıdır. (!)
Neyse, bu konuyu uzatmaya gerek yok. Sonra aman allah korusun anafikri unutuverirsiniz =)
5 Mayıs 2012 Cumartesi
"tipi: al karşına istediğini konuş"
Uzun zaman olmuş yazmayalı, aslında çok şey var da yazacak ama dünden beri çok güldüğüm ve gurur duysam mı bilemediğim bir şey oldu. Tamam herkes diyordu ama Cem'in demesiyle daha bir netleşti.
Benim tipim: "Al karşına istediğini konuş, kasma yani" Tescillendi bir Cem kalmıştı demeyen o da son noktayı koydu.
Hayır yani ne alaka ki şimdi? Nedense tüm erkek arkadaşlarım benimle istedikleri muhabbetleri yapabiliyorlar (tamam yapsınlar çok eğlenceli oluyor zaten) ama bazen kendimi onlardan biri olarak görüyorum, saçma sapan sohbetlere katılıp bir de fikir veriyorum:D
bunların hepsi acaba F1, futbol, basketbol vs izlediğim için olabilir mi? Çok rahat bir insan olduğumdan fln? Hepsi herzamanki gibi babamın hatası =(
Aman bilemedim işte, sadece komik geldi ben de yazayım dedim. O kadar yani...
Berk ve Cem sizi çok seviyorum ben biliyor musunuz?
Muah
Benim tipim: "Al karşına istediğini konuş, kasma yani" Tescillendi bir Cem kalmıştı demeyen o da son noktayı koydu.
Hayır yani ne alaka ki şimdi? Nedense tüm erkek arkadaşlarım benimle istedikleri muhabbetleri yapabiliyorlar (tamam yapsınlar çok eğlenceli oluyor zaten) ama bazen kendimi onlardan biri olarak görüyorum, saçma sapan sohbetlere katılıp bir de fikir veriyorum:D
bunların hepsi acaba F1, futbol, basketbol vs izlediğim için olabilir mi? Çok rahat bir insan olduğumdan fln? Hepsi herzamanki gibi babamın hatası =(
Aman bilemedim işte, sadece komik geldi ben de yazayım dedim. O kadar yani...
Berk ve Cem sizi çok seviyorum ben biliyor musunuz?
Muah
23 Mart 2012 Cuma
Sondan Sonra...
Salı günü bir arkadaşımla buluştum, ayın 22sinde Emre Kınay ve Ahu Türkpençe'nin oynadığı "Sondan Sonra" varmış, gidelim mi dedi. Ben de süper olur dedim.
Dün bir heyecan koştur koştuk gittik -oyun ücretsiz olduğu için malesef sıraya girmek gerekiyor Atatürk Kültür Merkezi'nin bahçesinde. İçeriye girmeye gerek kalmadan gecenin zor geçeceği kalabalıktan belli oluyordu. Aspendos salonunun kaç kişilik kapasitesi olduğunu tam olarak hatırlamıyorum ama tıklım tıklımdı yerlerde oturanlari ayakta duranlar vs. Oyun başlamadan önce telefonlarımızı sessize almamız ve fotoğraf çekeceksek ilk 5 dk içerisinde çekmemiz gerektiğini anons ettiler.
Buraya kadar normal değil mi her şey. Ama birilerinin telefonunu sessize almayacağını herkes adı gibi bilir. Ben hayatımda şimdiye kadar belki bir gösteride telefon sesi duymamışımdır (bir ne demek allah aşkınıza?!).
Bu arada oyun 2 kişilik, başta da belirttiğim gibi Emre Kınay ve Ahu Türkpençe sahneliyor Sondan Sonra'yı.
İngiliz yazar Dennis Kelly'nin kaleme aldığı eserde, 11 Eylül sonrası hastalıklı bir aşk üzerinden, 'güç ve iktidar' ilişkisi sert bir dille irdeleniyor.
Malum 2 kişilik bie oyun olduğu için de oldukça konsantrasyon gerektiriyor. Oyunun 2. dakikasında galiba ilk zil sesi geldi. Pek bir laf söylenmedi -olur sonuçta böyle "kazalar". 5 dk geçtikten sonra fotoğraf makinalarının flaşlar patlamaya devam etti. 10.-15.20. dk derken en fazla 5 dk aralıklarla bir telefon sesi duyuldu, insanlar kendi aralarında konuşmaya başladılar, oyun sahnelenirken gofretin kağını açmaya çalışan bir teyzenin çıkarttığı ses fln derken kimsede kafa kalmadı.
Sonra perde arası verildi. Herkes şikayetçi: "Aaa olur mu kardeşim? Kapasınlar şu telefonları, valla rezillik, terbiyesizler." gibi yakınmalarda bulunuldu. Tam o sırada yer kavgasından dolayı yaşça büyük bir bayan ile lise öğrencisi olduğunu düşündüğümüz bir kız arasında seviyesizce bir tartışma yaşandı. Çok şükür sonunda bir yaralanma falan olmadan 2. perde başladı. Bu perdede kadına olan şiddet ön plandaydı. Mark (Emre Kınay) Louis'e (Ahu Türkpençe) dayak atınca önümüzdeki sırada oturan bir teyzeden beklenmedik bir hareket geldi. Teyze basbas bağırarak: "Kadına şiddete hayır!" dedi. Hayır, güler misin ağlar mısın? Tam o sırada Mark Louis'e elindeki sandalyeyi fırlatmaya yeltenince teyzeden 2. cümle geldi: "Emre hiç yakıştıramadım sana!" Ne Emresi ya?! Mark o teyze Maaaarrrkk!!!
Bu arada telefonlar çalmaya devam ediyor, arada birkaç telefona mesaj geliyor, Samsung markalı olanların şarjları bitiyor fln. Bir ara önümüzdeki bir dede de yanındakine: "Kulağım duymuyor, kulaklığımı unutmuşum." dedi, tahmin edersiniz ki bunu pek de kısık bir sesle söylemedi.
Oyunun sonuna doğru -artık biz sinirden ağlayacakken- kadının teki, sıcaktan bunalmış olmalı ki, elindeki kağıt parçasını yelpaze niyetine kullanmaya başladı. Zaten bu sahnede kısık sesle konuşuluyor, anlamıyoruz bir de zeki(!) hanımefendinin yelpazesi eksikti. Ama bardağı taşıran son damla oyunun son dakikalarında çalan bir telefon oldu: Zil sesi "Apaçi Marşı"!!! Artık orda dayanamayıp sinirden gülmeye başladık.
2 sanatçı da selam vermek için sahneye çıktıktan sonra Emre Kınay dayanamayıp yakınmalarda bulundu, kaldıki selam verirken bile yüzünden düşen bin parçaydı. E adam haklı, kalkmışsın 2 kişilik bir oyun oynuyorsun, sürekli telefon çalarsa, flaşlar patlarsa nasıl konsantre olacaksın?!
Gerçekten çok üzüldüm...
Galiba bazı insanlara gerçekten de nerede nasıl davranılması gerektiğine dair dersler verilmeli. Hatta okullarda bile öğretilsin bu çocuklara. Sonuçta: "Ağaç yaşken eğilir".
Galiba uzun bir süre Antalya'da tiyatroya gitmeyeceğim, yoksa olan yanımdaki insanlara olur...
Dün bir heyecan koştur koştuk gittik -oyun ücretsiz olduğu için malesef sıraya girmek gerekiyor Atatürk Kültür Merkezi'nin bahçesinde. İçeriye girmeye gerek kalmadan gecenin zor geçeceği kalabalıktan belli oluyordu. Aspendos salonunun kaç kişilik kapasitesi olduğunu tam olarak hatırlamıyorum ama tıklım tıklımdı yerlerde oturanlari ayakta duranlar vs. Oyun başlamadan önce telefonlarımızı sessize almamız ve fotoğraf çekeceksek ilk 5 dk içerisinde çekmemiz gerektiğini anons ettiler.
Buraya kadar normal değil mi her şey. Ama birilerinin telefonunu sessize almayacağını herkes adı gibi bilir. Ben hayatımda şimdiye kadar belki bir gösteride telefon sesi duymamışımdır (bir ne demek allah aşkınıza?!).
Bu arada oyun 2 kişilik, başta da belirttiğim gibi Emre Kınay ve Ahu Türkpençe sahneliyor Sondan Sonra'yı.
İngiliz yazar Dennis Kelly'nin kaleme aldığı eserde, 11 Eylül sonrası hastalıklı bir aşk üzerinden, 'güç ve iktidar' ilişkisi sert bir dille irdeleniyor.
Malum 2 kişilik bie oyun olduğu için de oldukça konsantrasyon gerektiriyor. Oyunun 2. dakikasında galiba ilk zil sesi geldi. Pek bir laf söylenmedi -olur sonuçta böyle "kazalar". 5 dk geçtikten sonra fotoğraf makinalarının flaşlar patlamaya devam etti. 10.-15.20. dk derken en fazla 5 dk aralıklarla bir telefon sesi duyuldu, insanlar kendi aralarında konuşmaya başladılar, oyun sahnelenirken gofretin kağını açmaya çalışan bir teyzenin çıkarttığı ses fln derken kimsede kafa kalmadı.
Sonra perde arası verildi. Herkes şikayetçi: "Aaa olur mu kardeşim? Kapasınlar şu telefonları, valla rezillik, terbiyesizler." gibi yakınmalarda bulunuldu. Tam o sırada yer kavgasından dolayı yaşça büyük bir bayan ile lise öğrencisi olduğunu düşündüğümüz bir kız arasında seviyesizce bir tartışma yaşandı. Çok şükür sonunda bir yaralanma falan olmadan 2. perde başladı. Bu perdede kadına olan şiddet ön plandaydı. Mark (Emre Kınay) Louis'e (Ahu Türkpençe) dayak atınca önümüzdeki sırada oturan bir teyzeden beklenmedik bir hareket geldi. Teyze basbas bağırarak: "Kadına şiddete hayır!" dedi. Hayır, güler misin ağlar mısın? Tam o sırada Mark Louis'e elindeki sandalyeyi fırlatmaya yeltenince teyzeden 2. cümle geldi: "Emre hiç yakıştıramadım sana!" Ne Emresi ya?! Mark o teyze Maaaarrrkk!!!
Bu arada telefonlar çalmaya devam ediyor, arada birkaç telefona mesaj geliyor, Samsung markalı olanların şarjları bitiyor fln. Bir ara önümüzdeki bir dede de yanındakine: "Kulağım duymuyor, kulaklığımı unutmuşum." dedi, tahmin edersiniz ki bunu pek de kısık bir sesle söylemedi.
Oyunun sonuna doğru -artık biz sinirden ağlayacakken- kadının teki, sıcaktan bunalmış olmalı ki, elindeki kağıt parçasını yelpaze niyetine kullanmaya başladı. Zaten bu sahnede kısık sesle konuşuluyor, anlamıyoruz bir de zeki(!) hanımefendinin yelpazesi eksikti. Ama bardağı taşıran son damla oyunun son dakikalarında çalan bir telefon oldu: Zil sesi "Apaçi Marşı"!!! Artık orda dayanamayıp sinirden gülmeye başladık.
2 sanatçı da selam vermek için sahneye çıktıktan sonra Emre Kınay dayanamayıp yakınmalarda bulundu, kaldıki selam verirken bile yüzünden düşen bin parçaydı. E adam haklı, kalkmışsın 2 kişilik bir oyun oynuyorsun, sürekli telefon çalarsa, flaşlar patlarsa nasıl konsantre olacaksın?!
Gerçekten çok üzüldüm...
Galiba bazı insanlara gerçekten de nerede nasıl davranılması gerektiğine dair dersler verilmeli. Hatta okullarda bile öğretilsin bu çocuklara. Sonuçta: "Ağaç yaşken eğilir".
Galiba uzun bir süre Antalya'da tiyatroya gitmeyeceğim, yoksa olan yanımdaki insanlara olur...
16 Mart 2012 Cuma
Kıskanç bir insanım esasında
Her şeyden önce belirtmek isterim ki, gerçekten böyle bir annem olduğu için çok şanslıyım (arada bir yazılarımı okuyor da, aman ha!).
Çok çalışkan, çok bilgili-kültürlü, ve çok da GÜZEL ve ZAYIF!
İnsanın annesinin kendinden zayıf ve daha güzel olması malesef kişiyi ciddi anlamda depresyona sokabilir... Biliyorum, çünkü bunu yaşayanlardan biri de (iyi mi kötü mü bilemedim) benim.
Okumuşsunuzdur, Almanya'da hayatımda almadığım kadar kilo aldım. Antalya'ya geldiğimden beri o kiloları vermeye çalışıyorum ve gayet de başarılıyım şimdilik ama annem karşıma geçip olmayan göbeğini bana gösterip: "Off Elvin bak yaşlar ilerledikçe böyle kilo alıyorsun(!)" deyince cidden kafayı yiyorum. Hayır yani senin yanında öküz gibi kalıyorum annecim, neden bunu anlamıyorsun acaba?
Artık annem odama şunu mu giysem bunu mu giysem diye geldiğinde odadamdan çıkarıyorum resmen...
Olabilir insan annesini kıskanabilir yani, ben napayım kadın çok güzel be =(
PS: Canım anneeemmmmm, güzel anneeemmmm severim ben seni bilirsin <3
Çok çalışkan, çok bilgili-kültürlü, ve çok da GÜZEL ve ZAYIF!
İnsanın annesinin kendinden zayıf ve daha güzel olması malesef kişiyi ciddi anlamda depresyona sokabilir... Biliyorum, çünkü bunu yaşayanlardan biri de (iyi mi kötü mü bilemedim) benim.
Okumuşsunuzdur, Almanya'da hayatımda almadığım kadar kilo aldım. Antalya'ya geldiğimden beri o kiloları vermeye çalışıyorum ve gayet de başarılıyım şimdilik ama annem karşıma geçip olmayan göbeğini bana gösterip: "Off Elvin bak yaşlar ilerledikçe böyle kilo alıyorsun(!)" deyince cidden kafayı yiyorum. Hayır yani senin yanında öküz gibi kalıyorum annecim, neden bunu anlamıyorsun acaba?
Artık annem odama şunu mu giysem bunu mu giysem diye geldiğinde odadamdan çıkarıyorum resmen...
Olabilir insan annesini kıskanabilir yani, ben napayım kadın çok güzel be =(
PS: Canım anneeemmmmm, güzel anneeemmmm severim ben seni bilirsin <3
9 Mart 2012 Cuma
Evdeki koca delik!
Çamaşır makineleri çorapların tekini yutar, bu zaten bilinen bir gerçek, değil mi? Hepimiz muzdarip değil miyiz çoraplarımızın tekinin kaybolmasından? Keşke bizim de sadece çamaşır makinesinden dolayı moralimiz bozulsaydı ama bildiğiniz gibi normal bir aile olmadığımız için başımıza olur olmaz şeyler geliyor...
Pazar günü -ben Ankara'dayken- babam ve annem dışardan eve geliyorlar elleri kolları dolu. Neyse bu hikayenin başlangıcı. Ertesi gün -ben sabahın köründe Antalya'ya gelip deliksiz bir uyku çekerken- pat diye odama babam giriyor ve gömleklerini koyduğu dolabımı açıp karıştırmaya başlarken bana da: "Elvin arabanın anahtarını gördün mü?" gibisinden saçma sapan bir soru soruyor. Allah aşkınıza benim arabanın anahtarı ile ne işim olabilir? Hayır zaten sabahın 7sinde gelmişim eve, bırak uyuyayım. Neyse evi arayıp taradıktan sonra yedek anahtarı alıp arabaya iniyor, orda ve bahçede saatlerini harcıyor ama nafile; anahtardan eser yok.
Tam 2 gün boyunca babaannem dahil olmak üzere tüm mahallede -gerçekten tüm mahallede- anahtarı aradık. Sonuç: "Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi" demeyi çok isterdim ama Başaran'a gidip anahtarın kodunu değiştirip yeni bir anahtar siparişi verdik.
Şu an tek isteğim umarım yazın fln bir yerlerden çıkmaz da kafayı yemeyiz...
Bu arada babamın daha önce de 2 kere nüfus cüzdanını kaybettiğini belirtmiş miydim? Yok yok bizim evde kesinlikle eşyalarımızı yutan kara kocamannn bir delik var!
Pazar günü -ben Ankara'dayken- babam ve annem dışardan eve geliyorlar elleri kolları dolu. Neyse bu hikayenin başlangıcı. Ertesi gün -ben sabahın köründe Antalya'ya gelip deliksiz bir uyku çekerken- pat diye odama babam giriyor ve gömleklerini koyduğu dolabımı açıp karıştırmaya başlarken bana da: "Elvin arabanın anahtarını gördün mü?" gibisinden saçma sapan bir soru soruyor. Allah aşkınıza benim arabanın anahtarı ile ne işim olabilir? Hayır zaten sabahın 7sinde gelmişim eve, bırak uyuyayım. Neyse evi arayıp taradıktan sonra yedek anahtarı alıp arabaya iniyor, orda ve bahçede saatlerini harcıyor ama nafile; anahtardan eser yok.
Tam 2 gün boyunca babaannem dahil olmak üzere tüm mahallede -gerçekten tüm mahallede- anahtarı aradık. Sonuç: "Şeytan aldı götürdü satamadan getirdi" demeyi çok isterdim ama Başaran'a gidip anahtarın kodunu değiştirip yeni bir anahtar siparişi verdik.
Şu an tek isteğim umarım yazın fln bir yerlerden çıkmaz da kafayı yemeyiz...
Bu arada babamın daha önce de 2 kere nüfus cüzdanını kaybettiğini belirtmiş miydim? Yok yok bizim evde kesinlikle eşyalarımızı yutan kara kocamannn bir delik var!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)