Bugün 15 yaşındaki UMUDUMUZ, BERKİNİMİZ 269 gündür komadan tutunduğu hayata gözlerini yumdu.
Türkiye olarak son birkaç aydır iyi bir güne uyanmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuştuk zaten, ama bugün çok farklı oldu. Yolsuzluklar, tapeler veya başka şeyler gibi değildi kötü başlangıç, bugün aylardır, 269 gündür uyanmasını beklediğimiz Berkin'i kaybettiğimizi öğrendik sabah 7'de.
Berkin'i tanımadan kardeşimiz, dostumuz, çocuğumuz kabul ettik. O bizim Lobna'dan sonraki umudumuz oldu. Dua etmeyenlerimiz bile günlerce, haftalarca, aylarca Berkin uyansın diye dua etti. Herkes kendi çapında bir şeyler yapmaya çalıştı. Herkes derken, lütfen! DUYARLI OLAN HERKES.
"Başbakanımız" ve yalakalarından kesinlikle söz etmek istemiyorum bu yazıda, zira söz etmeye kalkarsam benden bir daha hiçbir zaman duyamayacağınız şeyler duyabilirsiniz.
Bugün, malesef Türkiye'de olamadığım için, Hamburg Konsolosluğu'nun önünde yapılacak olan eyleme gittim. Elimde bir somon ekmekle... Sayı olarak çok fazla olmasak da kendi çapımızda bir şeyler yapmak, insanları bilgilendirmek istedik. Ancak hoşuma gitmeyen birkaç nokta oldu. Berkin'i anmak için herhangi bir partiye veya örgüte üye olmaya veya bir şeyleri desteklemeye gerek yoktur. Berkin bizim çocuğumuz, umudumuzdu ve onu kaybettik. İnsanlığımız onu anmamıza yetmeli. Konsolosluğun önünde Apo bayrakları vardı. Konumuz çocuk katilleriydi değil mi? Peki Apo bayraklarının orada işi ne?! Ya da şöyle sorayım: Herhangi bir bayrağın orada işi ne? Olay illa ki Apo değil tabi. O kısma girersek konu çok dağılır zaten, gerek de yok. Sadece "Berkin'in katili faşişt T.C. devletidir." denmemelidir. "Polise o emri ben verdim." diyen adam için Türkiye Cumhuriyeti Devletini'nin adı kesinlikle bu tarz sloganlarla anılmamalı. Elma ile armutu lütfen ama lütfen birbirinden ayıralım. Farklı eylemler başka zaman yapılabilir. Bir çocuğun vefatını, katledilişinin yasını tutmak için hangi dinden, hangi devletten olursa olsun insanların kol kola girebildiği bir gün olsun bugün.
Berkin öldü. Berkin öldürüldü ve katil(ler)i belli!
Artık evinizde oturmayın, yalvarırım kalkın ve tepkinizi gösterin. Sokaklara çıkın, çocuklarınıza öğretin. Konsolosluk'taki kız gibi: "E zaten öldü, biz niye burdayız ki?!" diyen bir evladınız olmasın! Oy verin, oy vermeyi öğütleyin, oy vermeyi öğretin. Bir oyun ne kadar önemli olduğunun farkına varın! Daha kaç kişinin canının yanmasını, öldürülmesini bekliyorsunuz?! Bu ülke bizlere emanet, ona şimdi sahip çıkmayacaksak ne zaman çıkacağız?!
OY VERİN! UYANIN! UNUTTURMAYIN!!!
UNUTURSAK KALBİMİZ KURUSUN!!!!!!
11 Mart 2014 Salı
22 Ocak 2014 Çarşamba
Sonu Başından Belli Olan "Şeyler" ve Tepkilerimiz
Bilirsin, az zaman vardır, bir şey olacağı yoktur veya geleceği yoktur diyelim. Ama merakına yenik düşer ve bir şeylere başlamak istersin. Sonra da "Amaaaaan nolabilir ki?" dersin. Gittikçe daha çok hoşuna gitmeye başlar karşıdaki kişi, zamanının çoğunu onunla geçirirsin. Sonun ne zaman olduğunu bile bile. Sonra da ya bağlanırsın ya da sever veya aşık olursun.
Neredeyse herkesin başına gelmiştir bu. Ya mesafeler ya da karşıdaki kişi yüzünden yürümeyeceğini bilip yine de denemek istemişsinizdir. Çevremde o kadar çok insan var ki, zamanında bunu yaşamış olan. Merak ettiğim bir şey var: Bunu kendimize niye yapıyoruz?! Acı çekmeyi mi seviyoruz? Ya da yalnız olmaktansa hayatımda biri mi olsa diyoruz? Peki o "geçici biri" hayatımızda olmasa, kalıcı insanlar bulabilir miyiz acaba? Sevgi veya aşk olmadan bir ilişki olur mu? Cinsellikten bahsetmiyorum burada, yanlış anlaşılmasın. Arkadaşça vakit geçirilip yine de eğlenilemez mi? Madem geçici bir şey bu daha iyi olmaz mı? Kendimize ne kadar sınırlar koyabiliyoruz veya koymak istiyor muyuz? Yoksa sonuna kadar gittiğimizde bizi ne bekliyor, esas onu mu merak ediyoruz? Zamanla hayatınıza geçici girmiş kişiyi severseniz ne olur peki?
Ben duyguları ile çok hareket etmiş ve yaralanmış bir insan olarak, artık mantığımı kullanmak istiyorum. İlişkide sınır belirlemek çok zor değil, esas zor olan insanın kendi kafasındaki sınırları belirlemesi. Nerede kendine dur demesi gerektiğini bilmesi... Peki, "Dur bakalım, ben bu adamı sevmeye başladım, olmaz böyle şey; hemen durmam lazım." deyip gerçekten de kendini durdurabilen var mı? Yoksa gerçekten de kendimize laf anlatamıyor muyuz? Kendi içimizde verdiğimiz savaştan dolayı da karşımızdaki insana öfkeleniyoruz. Ne yapabilir ki o aslında? Asıl kızdığımız kişi kendimiziz. Ya itiraf etmekten korktuğumuz için ya da görmezden gelerek daha rahat edeceğimizi düşündüğümüz için kendimize olan öfkemizi, sinirimizi ve hayal kırıklığını, en yakınımızdan çıkartıyoruz. Bu sadece partnerimize olan bir şey değil. Anne, babamız ve arkadaşlarımıza da sık sık yaptığımız bir şey. Peki bunu yaparak, zaten kısıtlı olan vakti, en çok da kendimize zehir etmiş olmuyor muyuz? Gerçekten kendimizi akışına bırakabilir miyiz? Üzüleceğimizi bile bile bazı şeyleri yaşayabilir miyiz? Ya da "Hayır, ben daha fazla üzülemem." deyip güzel şeylerin içine etmeyi mi tercih ederiz? Niye kendimizi, kısıtlı olsa bile, güzel olan bir şeyi yaşamaktan alıkoyarız? Ne zamana kadar kalbimizi pamuklara sarıp saklayabiliriz? Bunu yaptığımızda yaşamış olabilir miyiz peki?
En iyisi kendimizle hesaplaşmak olsa gerek.
17 Ocak 2014 Cuma
Ubi Bene İbi Patria
Kendini iyi hissettiğin yer evindir derler. Şu anda sunumumu hazırlamam gerekirken niye bunları yazıyorum bilmiyorum. Son iki hafta, sonra bir dönem daha bitiyor. Bu dönem çok hızlı geçmedi mi acaba? İyi de oldu bir bakıma, iyi ki gelmişim buraya. Evimde gibi hissedebildiğim bir yer. Evin ev olmaktan çıkıyorsa eğer kaçacak yerler ararsın mecburen. Almanya da benim her zaman kaçamağım olmuştur. Tatil için bile olsa ne zaman Almanya'ya gelsem: "Oh düzene döndüm" derim. Ben düzene alışık bir insanım, galiba yetiştirilme tarzımla alakalı bir şey. Her zaman çok dakik bir aile olmuşuzdur. Kurallara tapan ve dakikası dakikasına her şeyi planlayan. Çoğu kişinin hoşuna gitmez büyük ihtimal ama kendinizi güvende hissedersiniz ne olacağını bilince.
Hayatınızda farklı şeyler olmaya başladığında (kötü şeylerden bahsediyorum tabi ki) dünyanızın başınıza yıkılması dışında, ki bu çok olağan bir şey, planlar altüst olduğu ve ne yapacağınızı bilemediğiniz için sudan çıkmış balığa dönersiniz. İnsanların sizi terk etmesi mi yoksa yalanlar içinde kalmak mı daha çok koyar, karar veremezsiniz. Bir kişi ile başlar önce her şey, sonra olaylar büyür ve herkes dahil olur, işte o zaman aslında kimseye güvenmemeniz gerektiğini anlarsınız. Bu hayatta güvenebileceğiniz birini arıyorsanız, boşverin. Sadece kendinize güvenebilirsiniz. İnanın bana ne olacağı hiç belli olmaz. Dünyada en güvendiğiniz, belki idol olarak gördüğünüz kişi sizi yerle bir edebilir. İşte o zaman keşke dersiniz. Keşke kelimesinden ne kadar nefret ettiğimi beni tanıyan herkes bilir. Keşke diyeceğime hep iyi ki yapmışım demeyi tercih ederim.
Neyse ne diyorduk; Güvendiğiniz kişiler tek tek hayatınızdan çıkmaya ve size yalan söylemeye başladığında inandığınız her şey değişir. Bulunduğunuz şehir size hep onları hatırlatır, en ufak detaylar bile gözlerinizin dolmasına neden olur. Sonra kaçacak bir yer ararsınız, uzak olmalı, onlardan çok uzak olmalı.
Hamburg'a gelmemin en büyük nedenlerinden biri buydu benim. Ve şimdi iyi ki diyorum, iyi ki çevremdekileri dinleyip gelmişim, belki de kaçmışım. Bazen savaşmak yerine kaçmak gerekir, kendinizi korumak için.
Burası benim evim, artık kendimi Antalya'ya ait hissetmiyorum ve bir daha da oraya gidip yaşayacağımı hiç düşünemiyorum. İnsanın kalbi o şehre girdiği an acır mı? Acırmış, gidene kadar da acıması geçmezmiş.
Bu yazıyı yazmamın amacı içimdeki duyguları atmak istemem, bir nevi çöpleri toplamak gibi. Psikologlar hep der ya; yazmak en iyi terapidir diye. Belki de doğrudur, neden olmasın. Bir şeyi biliyorum ama zaman her şeyin ilacı değildir. Her şey için zaman gerekir, sadece yaraların iyileşmesine yardımcı olmaz, bunun için kendimiz çabalamalıyız.
Hayatınızda farklı şeyler olmaya başladığında (kötü şeylerden bahsediyorum tabi ki) dünyanızın başınıza yıkılması dışında, ki bu çok olağan bir şey, planlar altüst olduğu ve ne yapacağınızı bilemediğiniz için sudan çıkmış balığa dönersiniz. İnsanların sizi terk etmesi mi yoksa yalanlar içinde kalmak mı daha çok koyar, karar veremezsiniz. Bir kişi ile başlar önce her şey, sonra olaylar büyür ve herkes dahil olur, işte o zaman aslında kimseye güvenmemeniz gerektiğini anlarsınız. Bu hayatta güvenebileceğiniz birini arıyorsanız, boşverin. Sadece kendinize güvenebilirsiniz. İnanın bana ne olacağı hiç belli olmaz. Dünyada en güvendiğiniz, belki idol olarak gördüğünüz kişi sizi yerle bir edebilir. İşte o zaman keşke dersiniz. Keşke kelimesinden ne kadar nefret ettiğimi beni tanıyan herkes bilir. Keşke diyeceğime hep iyi ki yapmışım demeyi tercih ederim.
Neyse ne diyorduk; Güvendiğiniz kişiler tek tek hayatınızdan çıkmaya ve size yalan söylemeye başladığında inandığınız her şey değişir. Bulunduğunuz şehir size hep onları hatırlatır, en ufak detaylar bile gözlerinizin dolmasına neden olur. Sonra kaçacak bir yer ararsınız, uzak olmalı, onlardan çok uzak olmalı.
Hamburg'a gelmemin en büyük nedenlerinden biri buydu benim. Ve şimdi iyi ki diyorum, iyi ki çevremdekileri dinleyip gelmişim, belki de kaçmışım. Bazen savaşmak yerine kaçmak gerekir, kendinizi korumak için.
Burası benim evim, artık kendimi Antalya'ya ait hissetmiyorum ve bir daha da oraya gidip yaşayacağımı hiç düşünemiyorum. İnsanın kalbi o şehre girdiği an acır mı? Acırmış, gidene kadar da acıması geçmezmiş.
Bu yazıyı yazmamın amacı içimdeki duyguları atmak istemem, bir nevi çöpleri toplamak gibi. Psikologlar hep der ya; yazmak en iyi terapidir diye. Belki de doğrudur, neden olmasın. Bir şeyi biliyorum ama zaman her şeyin ilacı değildir. Her şey için zaman gerekir, sadece yaraların iyileşmesine yardımcı olmaz, bunun için kendimiz çabalamalıyız.
1 Ocak 2014 Çarşamba
Pembe Gönlüm Sende
2013'ü hiç sevmedim ben. Son hafta aklıma geldi, zaten 13 var arkadaşım senede, ne beklersin ki?! Son hafta aklıma gelmesi de nasıl zeki olduğumu gösteriyor bu arada.
Bu sene kalpten gitmediysem hiç gitmem galiba. 2013'ün tabi birkaç iyi yanı da olmadı değil. Erasmus'a Türkiye'ye gelen ve çok yakın arkadaşlarım olan öğrenciler, okulun son döneminde edindiğim muhteşem dostluklar, mezun olmam ve Hamburg'da yüksek lisansa başlamam...
Ama bu saçma sapan sene en güzel şekilde bitti diyebiliriz. Noelde dünya tatlısı kuzenlerim ve yengemin yanında huzurlu bir tatil yaptım. Ne kadar 14-15 sene boyunca düzgün bir şekilde iletişim kuramasak da -dil problemleri diyelim- onlar benim canım, Almanlarım benim... Ailenin yanında olmak gibisi yok, sabahın 10unda kalksan bile o kahvaltı sofrasına oturduğunda, noel ağacını süslediğinde mutlu oluyorsun. E tabi hediyeler de cabası =)
Noel bitip eve geldikten sonra da, canlarım, direniş arkadaşlarım Miray ve Zülal geldi. Sanki görüşmeye hiç ara vermemişiz gibi, muhteşem bir 3 gün geçirdik. Kah güldük, kah evlere ateşler saldık, kah ağladık, kah sarhoş olduk :D Bazı insanları gördüğün an seversin ve kopamazsın ya, işte onlar da benim için öyle oldular. Geç bulduğum ama BULDUĞUM arkadaşlar. Pembelerimizi giyip efsanevi bir evde 40 yaş üstü eşcinsellerle enteresan ama bir o kadar da eğlenceli bir yılbaşı geçirdik. Hayatımızın ilk havai fişeklerini patlattık. Almanya'da adettenmiş, havai fişeği ateşlerken dilek tutarmış insanlar. E bizden kaçar mı hiç? Bol bol photomatlarda fotoğraf çekildik, euronun ne kadar pahalı olduğundan yakındık, St. Pauli ve Reeperbahn'ı soğuk ve rüzgarılı havadan nefret ederek girdik. "Niye bu sarışınlar ortaya çıkmıyor yaaaaaaaaaa?" ve "Happy new year Hambuuuuuuurg" diye bağırarak sokakları inlettik. Bir de yanımızda "Off Porto çok güzeldi, converse ve deri çeketle kutlamıştık biz geçen yıl yeni yılı, bu ne şimdi?" diyen bir adet Zülal vardı.
İyi ki geldiniz kızlar, sayenizde 2014'e bomba gibi giriş yaptık =) Rougetteli kahvaltılarımızı, deli gibi çikolata komasına girişlerimizi, fortune cookielerimizi hiç unutmayacağım. Bir Amsterdam olmasa da Hamburg da efsanedir, bunu öğrenmiş olduk.
Ps: EVİM ÇOK GÜZEL DEĞİL Mİ? =))
5 Aralık 2013 Perşembe
Yabancı
Kasırga gelecek dediler, çok büyük olacakmış; Fischmarkt su altında kalacak, rüzgarın hızı saatte 140 kmyi bulacakmış ve biz öyle bir günde ne olursa olsun okula gidecekmişiz. Hem de üç saatlik bir ders için!Tanıyanlar bilir, tam bir işkence, hele ki 3 gündür doğru düzgün yataktan çıkmadıysa.
Enteresan bir şekilde bugün benim için gayet güzel başladı. Kahvemi içebilecek zamanı buldum, mutlu bir şekilde (ironi değil gerçekten mutlu bir şekilde) derse gittim, en sevdiğim kişinin yanına oturdum ve tüm ders boyunca 2. Dünya Savaşı hakkında konuştuk. Yine de bir şeyler eksikti sanki. Ders çıkışı madem XAVER (kasırga -.-) geliyormuş, o zaman hazırlıklı olalım deyip kendimi markete attım, çiseleyen yağmur altında yürümeyi göze alarak.
Sebze yemediğimi farkedip bezelye aldım. Hayatımda ilk defa bezelye yapacağım diye azıcık heyecanlandım. Tatlı reyonlarında baya zaman harcadıktan sonra bezelyelerimle marketi terkettik. Metroyu kaçırdığım için 7 dakika boyunca buz gibi havada S31i beklemeye başladım. O sırada da Paulo Coelho'nun "11 Dakika"sının son sayfasını okudum. Okurken bir çift gözün bana baktığını farkettim. Kitap bittikten sonra kalkıp etrafıma bakındım. Sarı saçlı, gözlüklü, uzun boylu birine ait gözleri gördüm. Hayatımda gördüğüm en tatlı gülümsemeye sahipti o gözler. Aynı trene bindik, inene kadar o gözlerin etkisi altında kaldım. İnerkense mahçup mahçup gülümsediler bana.
Eve doğru yürürken, deli gibi fırtına da, iyi ki dedim, iyi ki derse gitmişim, iyi ki o metroyu kaçırıp 7 dakika beklemişim.
Önemli olan bir insanla konuşmak veya birbirine dokunmak değil, esas önemli olan gözlerin birbirine kenetlenmesi, gözlerle anlaşabilmek. İçinizi ısıtabilmesi gözleri ile bile. Hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim biri, suratını bile belki yarın unutacağım biri ama gözlerini asla.
Tek üzüldüğüm şey metrodan inerken gidip "Günümü güzelleştirdiğin için teşekkür ederim." diyememiş olmam.
Elinizde böyle bir şans varken insanların yanında robot bakışlarla geçmek yerine, hafif de olsa gülümseyebilirsiniz. Kimse size deli gözüyle bakmayacaktır, tam tersine birilerinin gününü güzelleştirebilirsiniz.
Niye yazdım bu minnacık olayı bilmiyorum, sadece içimden geldi, başka da bir nedene gerek yok zaten =)
Ps: Bezelye efsane oldu ^^
Enteresan bir şekilde bugün benim için gayet güzel başladı. Kahvemi içebilecek zamanı buldum, mutlu bir şekilde (ironi değil gerçekten mutlu bir şekilde) derse gittim, en sevdiğim kişinin yanına oturdum ve tüm ders boyunca 2. Dünya Savaşı hakkında konuştuk. Yine de bir şeyler eksikti sanki. Ders çıkışı madem XAVER (kasırga -.-) geliyormuş, o zaman hazırlıklı olalım deyip kendimi markete attım, çiseleyen yağmur altında yürümeyi göze alarak.
Sebze yemediğimi farkedip bezelye aldım. Hayatımda ilk defa bezelye yapacağım diye azıcık heyecanlandım. Tatlı reyonlarında baya zaman harcadıktan sonra bezelyelerimle marketi terkettik. Metroyu kaçırdığım için 7 dakika boyunca buz gibi havada S31i beklemeye başladım. O sırada da Paulo Coelho'nun "11 Dakika"sının son sayfasını okudum. Okurken bir çift gözün bana baktığını farkettim. Kitap bittikten sonra kalkıp etrafıma bakındım. Sarı saçlı, gözlüklü, uzun boylu birine ait gözleri gördüm. Hayatımda gördüğüm en tatlı gülümsemeye sahipti o gözler. Aynı trene bindik, inene kadar o gözlerin etkisi altında kaldım. İnerkense mahçup mahçup gülümsediler bana.
Eve doğru yürürken, deli gibi fırtına da, iyi ki dedim, iyi ki derse gitmişim, iyi ki o metroyu kaçırıp 7 dakika beklemişim.
Önemli olan bir insanla konuşmak veya birbirine dokunmak değil, esas önemli olan gözlerin birbirine kenetlenmesi, gözlerle anlaşabilmek. İçinizi ısıtabilmesi gözleri ile bile. Hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim biri, suratını bile belki yarın unutacağım biri ama gözlerini asla.
Tek üzüldüğüm şey metrodan inerken gidip "Günümü güzelleştirdiğin için teşekkür ederim." diyememiş olmam.
Elinizde böyle bir şans varken insanların yanında robot bakışlarla geçmek yerine, hafif de olsa gülümseyebilirsiniz. Kimse size deli gözüyle bakmayacaktır, tam tersine birilerinin gününü güzelleştirebilirsiniz.
Niye yazdım bu minnacık olayı bilmiyorum, sadece içimden geldi, başka da bir nedene gerek yok zaten =)
Ps: Bezelye efsane oldu ^^
25 Kasım 2013 Pazartesi
Erkekler ve Facebook
Son birkaç aydır gözlemlediğim üzere erkekler, karşı cinsleri ile istedikleri şekilde bir ilişkiye başlayamazlarsa Facebook'ta arkadaşlıktan çıkarmaya bayılır olmuşlar.
'Sen beni istemiyor musun? BEN SENİ HİÇ İSTEMEM'. Sil, sil, sil; çabuuk Facebook'tan sil kızı, abi modundanlar. Komik misiniz acaba? Gerçekten de kızların aşırı umrunda onları silmeniz. 'Nasıl olur da beni silebilir, beni, beni, Bihterini' falan diye gözleri çıkana kadar ağlıyorlar =(
En komiği de önce silenler sonra özür dileyip geri ekleyenler ve sonra yine silenler derneğine üye olan sorunlu insanlar =( Napacağız onları? Karşılarına geçip kafamı iki yana sallamak istiyorum. Ancak bu yapılabilir çünkü. Her şeyi geçtim bir de 'Kendine iyi bak, seni arkadaşlık listemden çıkartıyorum, numaranı da siliyorum, arkadaş olmamızın bir anlamı yok çünkü.' yazanlar var... Bu ne allah aşkına?! Numara silme ne be :D Bir şey demiyorum artık, neler düşündüğümü sizin hayal gücünüze bırakıyorum.
Aaa birinci sırayı tabi ki durduk yere küsen, aramalarınıza cevap vermeyen ve sizden kaçan insanlara vermek istiyorum. Ulan önce niye küstüğünü söyle bari, hayır merak ediyoruz falan.
Facebook'tan silmeyi geçelim bir de rahatsız edenler var sürekli. Buluşmuşsunuz adamla, sıkıntıdan ölmüşsünüz, hatta o kadar sıkılmışsınız ki bir arkadaşınızı arayıp kalk kurtar beni demişsiniz. Ama adam hala anlamamış, bir de siz arkadaşınızla buluşunca bile sizden ayrılmamış. Sonra da kalkıp 7/24 Facebook'tan: 'Naber? Yarın napıyorsun?' deyip milyon tane video gönderir.
Gerçekten çok garipsiniz arkadaşlar, gerçekten...
'Sen beni istemiyor musun? BEN SENİ HİÇ İSTEMEM'. Sil, sil, sil; çabuuk Facebook'tan sil kızı, abi modundanlar. Komik misiniz acaba? Gerçekten de kızların aşırı umrunda onları silmeniz. 'Nasıl olur da beni silebilir, beni, beni, Bihterini' falan diye gözleri çıkana kadar ağlıyorlar =(
En komiği de önce silenler sonra özür dileyip geri ekleyenler ve sonra yine silenler derneğine üye olan sorunlu insanlar =( Napacağız onları? Karşılarına geçip kafamı iki yana sallamak istiyorum. Ancak bu yapılabilir çünkü. Her şeyi geçtim bir de 'Kendine iyi bak, seni arkadaşlık listemden çıkartıyorum, numaranı da siliyorum, arkadaş olmamızın bir anlamı yok çünkü.' yazanlar var... Bu ne allah aşkına?! Numara silme ne be :D Bir şey demiyorum artık, neler düşündüğümü sizin hayal gücünüze bırakıyorum.
Aaa birinci sırayı tabi ki durduk yere küsen, aramalarınıza cevap vermeyen ve sizden kaçan insanlara vermek istiyorum. Ulan önce niye küstüğünü söyle bari, hayır merak ediyoruz falan.
Facebook'tan silmeyi geçelim bir de rahatsız edenler var sürekli. Buluşmuşsunuz adamla, sıkıntıdan ölmüşsünüz, hatta o kadar sıkılmışsınız ki bir arkadaşınızı arayıp kalk kurtar beni demişsiniz. Ama adam hala anlamamış, bir de siz arkadaşınızla buluşunca bile sizden ayrılmamış. Sonra da kalkıp 7/24 Facebook'tan: 'Naber? Yarın napıyorsun?' deyip milyon tane video gönderir.
Gerçekten çok garipsiniz arkadaşlar, gerçekten...
Etiketler:
arkadaşlık,
buluşma,
erkekler,
facebook,
silme
1 Kasım 2013 Cuma
Ölüm ve Keşkeler
Hayatımızda bazı zamanlar olur ve o zamanların çoğu keşkeler ile doludur. Keşke şunu yapsaydın, keşke bunu deseydim.
Bende ise "keşke zamanları" ölümlerle birlikte gelir hep. Ölümden daha ciddi bir şey var mıdır ki? Bir varken bir yoksun, sonrası koca bir boşluk, bilinmezlik.
Şu ana kadar yaptıklarımdan pişmanlık duyduğum oldu mu? Hatırlamıyorum. Benim pişmanlık duyduğum şeyler keşke yapsaydım dediklerim olmuştur hep. Pişman olacak bile olsam denemiş olurdum en azından.
Daha önce de yazmıştım:
- Keşke anneannemle daha çok zaman geçirseydim.
- Keşke dedemin hikayelerini dinleyebilseydim.
- Keşke büyükannemin pamuk ellerini daha çok öpebilseydim.
- Keşke Baha amcama yetişebilseydim.
- Keşke Şevket hocama resim yapışıma karışıyor diye kızmasaydım ve ondan daha çok şey öğrenebilseydim.
- Keşke Adnan amcamı görebilseydim.
- Keşke, sıkıntılarımı, bencil olmayı bir kenara bırakıp, Gülsen yengemi görmeye gitseydim.
Bugün sabah öğrendim vefat ettiğini Gülsen yengecim. Her ne kadar senelerdir görememiş olsam da telefondaki: "Eloşum seni çok özledim, canım benim." demeni hiç unutmayacağım. Çok ama çok üzülüyorum inan seni göremediğim için. Eminim huzur içinde olacaksın, Naci amcam ile birlikte.
Özellikteyken insan "ailesinden" uzaktayken (aile... aile nedir ki?) böyle haber alması çok daha zor oluyor. Birden kafasına dank ediyor insanın sevdiklerinin gidebileceği. Ya anneme bir şey olursa? Ya babama, ya da başka birine? Sonra her lanet olası iğrenç yaşanmışlıkları bir kenara atıp onlara sıkıca sarılıp, ne olursa olsun seni çok seviyorum demek istiyorsun. Yine de yapamıyorsun, sarılamıyorsun, affedemiyorsun. Sadece üzülüyorsun, birkaç damla yaş dökülüyor gözlerinden. Ve keşke diyeceğime yapsaydım demen bile yeterli olmuyor...
Yine de, ne olursa olsun, gerçekten çok seviyorum sizi.
Bende ise "keşke zamanları" ölümlerle birlikte gelir hep. Ölümden daha ciddi bir şey var mıdır ki? Bir varken bir yoksun, sonrası koca bir boşluk, bilinmezlik.
Şu ana kadar yaptıklarımdan pişmanlık duyduğum oldu mu? Hatırlamıyorum. Benim pişmanlık duyduğum şeyler keşke yapsaydım dediklerim olmuştur hep. Pişman olacak bile olsam denemiş olurdum en azından.
Daha önce de yazmıştım:
- Keşke anneannemle daha çok zaman geçirseydim.
- Keşke dedemin hikayelerini dinleyebilseydim.
- Keşke büyükannemin pamuk ellerini daha çok öpebilseydim.
- Keşke Baha amcama yetişebilseydim.
- Keşke Şevket hocama resim yapışıma karışıyor diye kızmasaydım ve ondan daha çok şey öğrenebilseydim.
- Keşke Adnan amcamı görebilseydim.
- Keşke, sıkıntılarımı, bencil olmayı bir kenara bırakıp, Gülsen yengemi görmeye gitseydim.
Bugün sabah öğrendim vefat ettiğini Gülsen yengecim. Her ne kadar senelerdir görememiş olsam da telefondaki: "Eloşum seni çok özledim, canım benim." demeni hiç unutmayacağım. Çok ama çok üzülüyorum inan seni göremediğim için. Eminim huzur içinde olacaksın, Naci amcam ile birlikte.
Özellikteyken insan "ailesinden" uzaktayken (aile... aile nedir ki?) böyle haber alması çok daha zor oluyor. Birden kafasına dank ediyor insanın sevdiklerinin gidebileceği. Ya anneme bir şey olursa? Ya babama, ya da başka birine? Sonra her lanet olası iğrenç yaşanmışlıkları bir kenara atıp onlara sıkıca sarılıp, ne olursa olsun seni çok seviyorum demek istiyorsun. Yine de yapamıyorsun, sarılamıyorsun, affedemiyorsun. Sadece üzülüyorsun, birkaç damla yaş dökülüyor gözlerinden. Ve keşke diyeceğime yapsaydım demen bile yeterli olmuyor...
Yine de, ne olursa olsun, gerçekten çok seviyorum sizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
